Kaybedilmiş Bir Bahisti Hayat...

En çok viskiyi özlüyorum. Ve kadınları. Sonra viskiyi ve kadınları yazmayı. Aslında viski ve kadınlar arasında bir seçim yapmak çok zor. Belki onları yaşamak ve onları yazmayı birbirinden ayırmak da çok doğru değildir. Her neyse. Özlediğim şeyler en azından. Önce boksörler vardı. Puro ve viski kokan nefesler, ringin üstüne pus gibi çullanmış acımasızlık. Çocukluğumdan eksik kalmış maskesiz kahramanların birkaç rauntluk savaşları. Başkalarının acısını izlemek, düşen sen olmadıktan sonra çok önemli değil birinin düşmesi. Hayat bundan başka nedir ki? Babamın sağ kroşesi bir boksör kadar sıkıydı. Ben de bunu bir oyun haline getiren sayısız kahramanıma sarhoş tezahüratla ödedim borcumu...

Benim için zaten kaybedilmiş bir bahisti hayat.

Beyzbol, Amerikan futbolu, İlkokul, lise yıllarım. Çoğu zaman ıskalardım topu. Ama bir defasında öyle bir çivilemiştim ki tahtayı topa. Birinci sınıftaydım. Stanley Greenberg bendeki ustaca gizlenmiş işe yaramazlığı gözünden kaçırsaydı sınıf takımına aldıracaktı o vuruş beni. Boşalmaktan bile güzel bir histi, bir kere yapmak, yapabiliyor olmanın garantisi gibiydi. Tabii yanlış hatırlamıyorsam. Ama hala neyin yapılmaya değer olduğundan emin değilim.

Sonra at yarışlarında denedim kaderimin bana gördüğü kadarıyla yanlışlığını kanıtlamayı. Ama her finişte tek kanıtlanan benim yalnızlığım ve yenilmişliğimdi. At yarışlarına gitmeyi hep sürdürdüm, Hemingway'in boğa güreşleri gibi bir şeydi benim için. Çoğu zaman beni yazmanın eşiğine getirmekte kullandım atları. Yalnızlık be yenilmişliği bu kadar görünür ve hissedilir kılan şeyler bazen bir şeyleri ateşler insanda. Bazı şiirler böyledir. Bazı dizeler. Sek gerçeklik.

Boksörünü seçersin. Bunları şecmek farklıdır. Her şey kağıt üzerindedir. Ve bazen bile bile kaybedecek ata oynarsın, bazen sırf bir seçim yapmış olmak, sırf kendin gibi olmak için yaptığın gibi. Seçim yapmak ne zaman kolay oldu ki? Hayatı bir kat daha çekilmez hale getirmek, bir bardak daha az içki. Neden kendi belimi bükeyim eğer hep iki santim uzakta kalıyorsa ağzım bir yerimden?

Alkolü kadınlarla beraber tanıdım denebilir. Aynı zamanlarda yani. Lisedeydim ve her yanımda, yüzümde, sırtımda, göğsümde ve bacaklarımda korkunç irinli çıbanlar çıkmaya başladı. Kadınlar acımasızca mükemmeldi. Lila Jane sınıfta donunu gösterirdi. Ölümcüldü, baş döndürücü, mide bulandırıcıydı. Tam gerçekler birbirlerine katlanılır kılmaya başladılar derken tıp literatürüne geçecek kadar berbat bir akne vakası olmuştum. Kızlar bana bakmıyordu, zaten bakmalarını da istemezdim. Güzel gencecik vücudum, dehşet verici bir irin tabakasıyla örtülmüştü. O tabaka lise hayatım boyunca beni kızlardan ayır tutan bir zar işlevi gördü.

Aylarca tedavi gördüm, insanı ölümden bile medet umamayacak hale getiren iğnelerle her yanımda açılıp konuşmak isteyen ağızlar gibi beliren irinli baloncukları patlattılar, aylarca, Bir hemşire yaptı bunu. Otuz yaşlarında yumuşak etli bir kadındı. Bayan Ackerman. Benden iğrenmiyordu. Bu beni çok etkilemişti. Ondan hoşlanıyordum. Bayan Ackerman bana şefkat gösteriyordu. Çok uzun bir süre bir boka yaramadı tedavi. İnsanlar sokakta benden korkuyor, gözlerini indiriyorlardı. Zaten onlardan merhamet veya herhangi bir şey istediğim yoktu. Bana yatacak bir kadın verin ve biraz viski, dünyanın en mutlu adamı olurdum. Bunun için biraz beklemem gerekecekti.

Tedaviyi değiştirdiler, artık her tarafımı sargılıyorlardı, yüzüm sargılıydı. Gözlerimi görmek için insanların çaba sarf etmeleri gerekiyordu. Kendimi harika hissediyordum, görünmez adam, istediğimi dikizliyor, istediğim hayalleri kuruyordum sargılarım altında. Ve işe yaradı Aknelerim giderek azalmaya başladılar. Kadınlarla ilişki kurmak bir nebze kolaylaşmıştı.

Okula geri döndüm. Edebiyatı keşfetmiştim, halk kütüphanesinde gidip geliyordum, elime ne geçirirsem okuyordum. Çoğu kusmuk gibiydi. Bazıları ise sihirdi; D.H. Lawrence, Sherwood Anderson, Auden, ilk Hemingway'ler. Ama kısa süre sonra sıkıldım edebiyattan, okunmaya değer ne varsa okumuştum ve bitmişti. Bu kadar olamazdı herhalde, ama içinizden hep bunu geçirmez miydiniz her hayal kırıklığında?

Şimdiye kadar tanıştığım şeylerin içinde değdiği diğer her şeyi kapsayan, kendi çekilirliğiyle kaplayan tek şeydi alkol ve kadınlar. Ben de hep içtim ve hep düzüştüm. Diğer her şey bir hobi kaldı yanlarında, yazmak dışında, ama sanırım yazmak da onlarsız çok mümkün değildi. Mezun oldum sonra. Ve bir ara on yıl bıraktım yazmayı. On yıl tek kelime çıkmadı içimden, on yıl boyunca bahçelerimi viski ve birayla suladım. Boktan işlerde çalıştım, insan emeğinin beş kilo et kadar etmediği mezbahalarda, iletişimsizlikten ölmekte olan bir dünyanın mektuplarını dağıttım kalp yetmezliği çeken bir adamın kalbine benzeyen postanede. Böyle bir on yıl büyüttüm içimdeki kandan bahçeleri ve neredeyse ölüyordum. Her şeyin bir bedeli olduğu doğrudur belki de.

Beyaz, plastik eldivenli zebanilerle dolu cehennemden yeni çıkmıştım. Bir zehir kadar sıcak hayatı yeniden damarlarıma doldurmuşlardı. Orada iyi hissetmiyordu kendini hayat, hiç hissetmemişti. Çıkmak gitmek istemişti, ağzımdan, kıçımdan fışkırmıştı o on yılın sonunda. Ve kendimi Country General Hospital denen cehennemde bulmuştum. Çıkar çıkmaz içtim ve kusar gibi şiir yazdım. Damarlarımdaki yeni hayatı yıkadım, dezenfekte ettim alkolle yeniden, yeniden ben oldum. Şiirler biriktikçe birikiyordu, artık nefes alacak yer kalmamıştı bana. Bir şey yapmak gerekiyordu o şiirlerle. O zaman bir bahis oynadım. Dergi yöneticilerinin bir listesini buldum, gözlerimi kapatıp parmağımı bir isme koydum. Sonra, ''Tamam, neden bununla uğraşmayayım? Muhtemelen Teksaslı, çirkin yaşlı karının tekidir,'' dedim. Ne yaşlıydı ne de çirkin. Evlendik. İki buçuk yıl boyunca bir milyonerle evli kaldım. Yazmaya devam ediyordum. Ağzıma sıçılmıştı. Evli olduğum kadını sevmiyordum. Zengindi ve onda zenginlerdeki farkındalıktan yoksun şımarıklık vardı. Ona, aramıza kendini onun göremediği bir duvar gibi ören zenginliğe karşılık iki buçuk sene sevgisizlik verdim. Eğer evlenirken bana parasının yarısını verseydi belki farklı olurdu, duvar daha aşılır, ben daha katlanılır olurdum. Ama sanmıyorum bana yalnızca yeni bir araba verdi, o da ayrıldıktan sonra. Bense ona hiçbir şey vermedim. Bir pişmanlığım var mı? Ne garip. Neden olsun ki bir pişmanlığım? Pişmanlık duyulabilecek bir şeyi yapmış olmak o pişmanlığı duymamı gereksiz kılar.

Çok kadınım oldu ama. Sayısız, ama her biri tek ve eşsiz, her biri 'bir,' hepsi tam ve eksiksiz. Her kadını teniyle kokusu, sıcağıyla sevdim. Hepsini tek tek, elimden gelen en büyük özenle, yoğun bir şehvet ve nefretle sevdim kadınlarımı. Bütün bahçelerimi kasıp kavuran yangınlar oldu aralarında, beni ölüme yaklaştıranlar, ölüme yakıştıranlar, ölüme yakışanlar oldu, beni hayatımdan alıp çakalların ortasına kemiksiz bir et yığını gibi fırlatanlar oldu, beni öldürenler, benim için ölenler oldu. Ama hiçbiri bende ölmedi, onlar yeraltındaki kasabamın en güzel kızları şimdi, acımasız baştan çıkarıcılıklarıyla sokağa çıkmaları yasaklanması gereken...

Sonra kanse geldi. Alkol ve kadınlar ve daktilom hiç gitmedi. Kanse gelmeden neden intihar etmedim bilmiyorum. Üşendim galiba. Hayat, sonlanmak için bile bu kadar çabaya değmez bir şeydi...

Her şeye rağmen özlediğim şeyler var, ve her şeye rağmen -sanırım- şimdi bir tohumum birilerinin toprağında. Ölüm de hayatı, hayatı oluşturan o boktan seçimler silsilesini anlamlandıramadı. Her şeye rağmen, yaşamayı denedim. Ve tek diyebileceğim -pişman değilim, -siz denemeyin.

CHARLES BUKOWSKİ

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !